|
İki banka, bir dernek ve Hasankeyf
27.01.2010
Aynı zamanda TNT Türkiye’nin Türkiye Genel Müdürlüğü görevini yürüten, İş dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’nin o zamanki başkanı Turgut Yıldız, bundan yaklaşık 4 yıl önce yaptığımız bir röportaj sırasında, kurumsal sosyal sorumluluğu, "Lojistik firmasının, araçlarını yıkadığı deterjanlı suların nereye aktığından dahi sorumlu olması" örneği ile açıklamıştı. Yıldız’ın örneğinin tüm açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, sosyal sorumluluk aslında bir şirketin tüm süreçlerine uygulanması ve kapıdaki görevliden en üst kattaki yöneticiye kadar tüm çalışanlar tarafından benimsenmesi gereken bir yönetim anlayışıdır. Sosyal sorumluluk, zordur. Bir şirketin, gerçek anlamda sosyal sorumluluğunu yerine getirmesi demek, birçok yükümlülüğü yerine getirmesi, bunun için ödevini iyi çalışması, bu konuya ciddi mesai harcaması ve önemli tutarda yatırım yapması demektir. Adı üzerinde olduğu gibi, zaten var olan bir “sorumluluk”tur “sosyal sorumluluk”, lütfedilerek yapılan bir etkinlik, proje ya da sponsorluk değildir. Konunun bir de diğer tarafı vardır. Sosyal sorumluluk, doğru uygulanmadığında veya içerdiği riskler doğru öngörülmediğinde, şirketlere kriz olarak geri dönme potansiyelini her zaman içinde barındırır. Örneğin bir tekstil üreticisinin uluslararası iş yapabilmesi için; çocuk işçi çalıştırmama gibi standartları belirleyen belgelere sahip olması şarttır. Bir süpermarket zincirinin, plastik poşet tüketimini aza indirgemek için çaba göstermesi en temel sorumluluklarından biridir. Enerji alanında faaliyet gösteren bir fabrikanın, çevre dostu yatırımlar yapmadan faaliyet göstermesi büyük risktir. Bir gıda üreticisinin, fabrikasını üzerine kurduğu araziyi yasal yollarla temin etmediği iddialarıyla yüz yüze gelmesi, zor günler geçirmesine neden olabilir. Bir ilaç şirketinin, üretimde ortaya çıkan kimyasal atıklarını sahipsiz arazilere gömmesi, ya da rüşvet skandalına karışması, bir gün gazete manşetlerinde olumsuz şekilde yer almasıyla sonuçlanabilir. Ya da bir bankanın, çevreye zarar verecek projelere kredi vermemesi gerekir. Gerçekten öyle mi? Sosyal sorumluluk gündemini takip edenler bilirler. İçinde bulunduğumuz günlerde bir çevre derneği, Hasankeyf ve Dicle Vadisi’ni sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nın yapımıyla ilgili sağladıkları krediler nedeniyle, iki bankaya yönelik karşı kampanya yürütüyor. Konuya daha yakından ve farklı tarafların gözünden ele alalım. DERNEK GÖZÜYLE Söz konusu çevre derneği, son dönemde iki bankayla gündeme taşıdığı "Hasankeyf Yok Olmasın" kampanyasını yaklaşık 2 yıldır yürütüyor. Türkiye’nin doğal ve tarihi mirasına sahip çıkılarak kültür ve doğa turizmini geliştirecek adımlar atılmasının hem bölge halkının hem de Türkiye’nin refahına daha büyük katkı sağlayacağını savunan Dernek, Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin UNESCO Kültürel ve Doğal Miras Listesi’ne alınmasını talep ediyor. (Bu mantıklı gerekçe ve olumlu hedeflere karşı çıkan yoktur herhalde.) Dernek, şu sıralar Ilısu Barajı’na kredi veren iki bankanın “Doğa ve Uygarlık sınavının başladığını” iddia ediyor. Kampanyanın maskotu, bu bankaların Hasankeyf’i yok edecek krediyi verip vermeyeceğini soruyor. Mesajlar son derece net ve sert. Derneğin yetkilisi, yaptığı açıklamada iki bankanın da üst düzey yetkilileriyle görüştüğünü ve Hasankeyf’in de içinde bulunduğu Dicle Vadisi’nin Türkiye’nin ve dünyanın en önemli kültür ve doğa miraslarından biri olduğunu hatırlattığını belirtiyor. Bu kurumların Türkiye’nin doğal ve kültür mirasına olan sorumluluğunun her şeyden önce geldiğini söyleyerek, bankaların bu projeden çekilmelerini istiyor. Bu noktada bir parantez açarak, kredi konusunun geçmişini hatırlatmakta fayda var. Dünya Bankası’nın da içinde olduğu proje için ihtiyaç duyulan kredi aslında, Avrupa bankalarından sağlanmıştı. Ancak 2009 yılının yaz aylarında Almanya, Avusturya ve İsviçre, projeden çekildiklerini açıklamıştı. Üç ülkenin yayınladığı ortak açıklamada, Türkiye’nin baraj için sözleşmede yer alan çevre, kültürel miras ve yeniden yerleşim kriterlerini yerine getirmediği belirtilmişti. Söz konusu dernek, bu süreçte de sesini yükseltmiş hatta Tarkan, Orhan Pamuk gibi ünlülerin de desteğiyle mesajlarını iletmişti. Birkaç hafta önce ise Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, barajın yapımı ile ilgili kredi eksiğinin Türk bankalarından sağlandığını söylemiş, Hasankeyf’i de kurtararak önemli bir cazibe merkezi haline getireceklerini açıklamıştı. Şimdi birkaç soru: Ülkenin doğal ve tarihin mirasını korumak, bir çevre derneğinin sorumluluğu mudur? Evet. Devlet eliyle yürütülen ve yanlış yönleri bulunabilecek projeler/uygulamalara kamuoyunun dikkatini çekmek, gerektiğinde devleti karşısına almak, bir çevre derneğinin sorumluluğu mudur? Kesinlikle evet. Türkiye’de derneklerin en önemli proje ortaklarının yani fon kaynaklarının şirketler olduğu düşünüldüğünde, söz konusu derneğin yaptığı cesaret işi midir? Bence ona da evet. Şimdi gelin konuya bir de kurumların tarafından bakalım. KURUMLAR GÖZÜYLE Kurumsal itibar, birçok şirket için olduğu gibi, bankalar için de son derece önemlidir. Çevreyi koruyan, çevreye duyarlı olan, çevreye karşı sorumluluklarını yerine getiren banka imajı, kurumsal itibara önemli katkılar sağlar. Diğer yandan, tam tersi bir imaj, önemli bir kriz anlamına gelir. İşte bu nedenle şirketler, kurumsal itibarını zedeleyebilecek bir konu/olay ile mutlaka baş etmek zorundadırlar. Olaya konu olan bankaların ikisi de, Türkiye’nin en saygın ve büyük bankaları arasında yer alıyor. İkisinin de sosyal sorumluluk alanında önemli çalışmaları bulunuyor. Bankaların biri, çevre konusundaki en önemli sivil toplum kuruluşlarından birine 15 yıldır destek veriyor. Birçok sosyal sorumluluk projesi yürütüyor. Birçok çevre ödülüne sahip. Çevre ve bankacılık dendiğinde ilk akla gelen bankalardan biri bu banka. Çevreci bir bankacılık ürünü dahi var. Bankanın eski genel müdürü, bu sivil toplum kuruluşunun yönetiminde aktif rol alıyor. Dolayısıyla çevre duyarlılığı, bu bankanın birçok sürecinin içine işlemiş durumda. Diğer banka ise, özellikle kültür-sanat, eğitim ve insan kaynakları konularında sosyal sorumluluk projeleri yürütüyor. Bu bankanın ayrıca, Küresel İlkeler Sözleşmesi'nin (Global Compact) altında imzası bulunuyor. Geçtiğimiz haftalarda Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan bir haberde, bankaların konuyla ilgili görüşleri, ismi belirtilmeyen bir şirket yetkilisinin şu açıklamasıyla yer buldu: "Dünya Bankası ve Avrupa bankalarının projenin içinde olmaları nedeniyle 1.5 yıl önce projeye girdik. Biz projenin finansmanında yabancıların ve Dünya Bankası’nın yer alması, çevre açısından da bütün kriterlerin yerine getirileceği koşuluyla bu işe girdik. İşin başında krediyi verdik, para Hazine’ye gitti. Devlete verdiğimiz bir akit ve söz var. Bu iş şu haliyle çok sıkıntılı ve zor oldu. Ama artık yapılabilecek bir şey yok." Haberde yetkilinin, çevreci kuruluşların ve kamuoyunun tepkisini anladıkları da belirtiliyordu. Yine toparlamak gerekirse; Bir banka için, bir çevre sivil toplum kuruluşunun kampanyasının hedefi olmak, hatta “Doğayla uygarlık savaşının başladığı” iddiasıyla karşı karşıya kalmak, bir iletişim krizi doğurur mu? Kesinlikle evet. Bir banka, haklı da olsa haksız da, bu tür bir kampanyadan zarar görür mü? Evet. Bir banka, devlete verdiği sözden geri dönebilir mi? Pek sanmıyorum. O halde, Orhan Gencebay’ın empatiyi üç kelimeyle anlatan meşhur şarkısı hem iki banka, hem de Dernek için gelsin: Bence sen de haklısın. gguzelay@kurumsalsosyal.com ![]()
|
|||||||||||||||




















