Siyasi Tarih ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk
Ceyhun Göcenoğlu

Tarih sayfalarındaki ilk önemli toplumsal hareket Ortaçağda derebeyleri ile krallık arasında yaşanan mücadele sırasında 1215'de imzalanan Magna Carta’dır. Bu imza İngiltere’de derebeylerinin kralla karşı kazandığı hakları temsil etmekte, demokrasi ve insan hakları konusunda da yüzyıllar boyunca devam edecek bir sürecin başlangıç noktası olacaktır.

Ortaçağın en yüksek ve güvenli binaları surlar ve kuleler ile çevrili kalelerdi. Bu kalelerin aslında pek güvenli olmadığı 1453'de İstanbul’un fethi ile anlaşıldı. Fetih ile Bizans’tan ayrılan bilim adamlarının İtalya’ya göç etmesi ve bu süreç ile gelişen Rönesans ve ticaret yollarının Türkler tarafından kontrol edilmesiyle gerekli olan coğrafi keşiflerin başlaması Ortaçağı sona erdirerek Yeniçağı başlatmıştır. Bu çağda, çağın en yüksek araçları olan gemiler ile ticareti geliştiren ve sömürgeler aracılığıyla gelişen burjuva, derebeylerine ve krallara karşı yeni bir güç olarak tarih sahnesine çıkarak, derebeylerinin gücünü büyük ölçüde kırmıştır.

Fransız devrimi sırasında da güç kazanan burjuvazi ilerleyebilmek için, Rönasans’tan gelen bilgi birikimini yarım asırdan az bir sürede -1789 ile 1800 başları, tüm bilgi ve birikimini endüstri devrimi ile birleştirerek toplum yaşamında önemli değişiklikler yaşanmasına sebeb olmuştur. Bu değişimin en önemli boyutu ise kırsaldan, gelişmekte olan şehirlere inen tarım ile uğraşan köylü sınıfının yeni bir sınıfa dönüşerek işçi sınıfına dönüşmesidir. Bu dönemde işçi sınıfı, dönemin en yüksek binalarında, fabrikalarda çalışarak yaşamlarını sürdürmek çabasında içinde burjuvazi ile mücadele sürecine girerek yeni bir sürecin gelişmesine katkıda bulundular.

Bu mücadele İki Dünya Savaşı sonrasında ulus devletlerin güçlenmesi, Birleşmiş Milletlerin kuruluşu, sömürgeciliğin tasfiyesi ile uluslararası siyasette ve toplumsal yaşamda yeni aktörlerin nitelik ve nicelik açısından artararak ortaya çıkması ile kabuk değiştirmiş ve iki kutuplu ekonomik ve sosyal bir dünya yaratarak yeni bir sahne de devam etmiştir.

Bu sahne, sanayi sonrası toplumun iletişim ve bilgi teknolojilerini de arkasına alarak gelişen, sermaye ve bilginin hızlı transferi küreselleşen bir Dünyaydı. Artık dünya yeni aktif aktörler ile tanışıyordu. Çünkü artık burjuva, şirketler ile çok farklı şekillerde örgütlenmiş ve kurumsallaşmıştı. Öte yandan benzer örgütlenmeler ve kurumsallaşmalar sivil alanda da hayata geçmiş, halk kitleleri de çıkar grupları çevresinde birleşerek sivil toplum örgütlerini kurmuşlar ve şirketlerin yaptığı gibi farklı kanallar ile meşruiyet kazanma yolunda önemli adımlar atarak, çeşitli siyasi ve ekonomik kararların alınmasında önemli bir güç olarak şirketlerle karşı mücadeleye başladılar.

Dünya tarihinde yeni yeni şekillenmeye başlayan bu mücadelenin önemli bir örneği 1990’lı yılların ortalarında uluslararası petrol şirketi olan Shell ile uluslararası çevre kuruluşu olan Greenpeace arasında Brent SPA petrol kuyusunun kaldırılmak istenmesidir. Shell sonunda baskılara dayanamayarak Greenpeace’in önerisini kabul etmiştir. (Bu vaka daha sonraki bir yazımızın konusu olacaktır) Bu anlamda İş Dünyası’nın Davos’da yaptığı buluşmalara karşı Porte Alegre’de Dünya Sosyal Forumunun organize edilmesinin başka bir güç gösterisi olduğunu söylemek de yersiz olmayacaktır. İşte tüm bu süreç şirketler ile sivil toplumun mücadelesine tanıklık etmektedir.

Dolayısıyla, yeni mücadele sivil toplum kuruluşları ve şirketler arasında yaşanacak, dünyamızdaki siyaset ve ekonomi bu iki değişken-uluslar üstü yapı çerçevesinde şekillenecektir. Belki de bu yeni düzeni Martin van Creveld’in de ifade ettiği gibi Yeni Ortaçağ ile adlandırmamız gerekebilir. Ne de olsa eski York Dükü yerine artık Mc Donalds Dükü siyaset sahnesindeki yerini almıştır. Konutları da ortaçağın en yüksek yapıların olan şatolar yerine hemen hemen küresel sermayenin giriş yaptığı her şehirde gökyüzüne yükselen gökdelenler olmuştur. Sade vatandaşlar ise köylü ve işçi olarak değil sivil toplum hareketleri içersinde kendilerine bir temsiliyet kazandırmıştır. 2002 yılında Johannesburg’da düzenlenen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesinde çok taraflı ortaklıkların kurulmak istenmesi uluslararası düzeyde bu iki yeni aktörün ortak bir çatı altında birleştirilmesi çabasından başka ne olabilir ki.

İşte, Kurumsal Sosyal Sorumluluk bu mücadelede dengenin sağlanması için şirketler tarafından ifade edilen ve sivil toplum tarafından desteklenen bir yaklaşımın temelidir. Şirketler haklarını korumak için sorumluluklarını ortaya koymakta, sivil toplum örgütleri de sorumluluklarını yerine getirmesi koşuluyla şirketleri desteklemektedir. Kazanılmaya çalışılan bu haklar şeffaflık ve hesap verebilirlik ile de yargı denetimine benzer gönüllü bir sistem ile dış denetime açılmıştır. Gönüllüğün etkili olmadığı alanlarda da hukuksallaşmıştır.

Günümüzün sorusu ise artık, şirketlerin bu süreci nasıl tepki verecekleri ve sivil toplumun da bu sürece nasıl bir denetim ve destek mekanizması kuracağıdır. İşte Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramının temeli bir anlamda bu mekanizmadır. Bundan sonraki yazılarda KSS’yi bu çerçevede sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

gocenoglu@gmail.com



  • Kurumsal Yönetim ve İş Etiği üzerine Londra Birkbeck College yüksek lisans derecesine sahip olan Ceyhun Göcenoğlu, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde doktora yapmaktadır. Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği kurucu üyesi olan Ceyhun Göcenoğlu halen özel sektörde sürdürülebilirlik konusundaki proje ve çalışmalarına devam etmektedir.
Paylaş
Ad Soyad  
Yorum  
     
 
E-Bülten Üyelik




kitaplık
Şirketlerin Kurumsal Sosyal Sorumluluk projelerinde gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
Evet
Hayır
Belki
Gri Creative Agency
IMA
RSS Google+ Twitter Facebook